GERİ DÖNÜŞ

Kişisel Aldatış

 

“Başkasını aldatmak demek, aslında ilk anlamda kendinen kaçmaktır...”

Bu yazımda, güncel hayatta sürekli olarak rasladığımız bir kelimeyi ele almak istiyorum. Ama biraz daha farklı bir tarzda, biraz daha sorgular bir tarzda.

“Aldatma...”

Çok sık rastlarız aldatma ile ilgili hikayelere. Kişilerin birbirlerini, dostlarını, arkadaşlarını, iş arkadaşlarını ve hatta ailelerini, eşlerini aldatmaları ile ilgili duyduklarımız her geçen gün artar.

Aldatma deyince, ilk akla gelen hadise duygusal bağda olan insanların birbirlerini aldatmasıdır. Yani eş ya da birlikte bir ilişki yürüten kişilerin birbirini aldatması. Bu aldatma kavramı ise fiziksel bir kavram ile bütünleşir. Böylelikle, genel anlamda aldatma süreci duygusal süreçteki kişilerin birbirini fiziksel olarak aldatması ile anılır.

Oysa ki aldatma, aslında fiziksel sürecin çok daha öncesinde kişilerin zihinlerinde oluşan bir kavramdır. Gerçek anlamda aldatma, zihinsel olarak yani düşünüş olarak başlar. Bu kavramı yukarıdaki örnek ile bağdaştırdığımızda, duygusal ilişkide olan kişilerin fiziksel olarak birbirini aldatmasından önce aslında konunun zihinsel sürecidir. Yaşadığımız bir ilişkiyi ele alalım. Bu ilişkinin gidişatında, ilişki yaşadığımız kişi ile birlikteliğimiz süresince, eğer dürüst ve içten düşüncelerimizi paylaşmıyorsak, zihnimizin bir köşesinde farklı şeyler ve farklı şekiller düşünüyorsak, ama buna rağmen yine de karşımızdakine sanki hiç bir şey yokmuş gibi davranıyorsak, aslında aldatılmış bir iletişim sürecinin içerisindeyiz demektir. Bu nedenlede özellikle ilişkilerdeki fiziksel aldatışların öncesinde aslında düşünsel aldatışlara bakmak gereklidir.

Bu neden ile, aslında aldatma kavramı önce kişinin kendi içerisinde başlar. O halde, bu kavram kişinin aslında bir nebze de olasa önce kendini aldatması aslında kendini kandırması değil midir ? Zihnimizin içerisinde yarattığımız aldatma süreçleri aslında kendi kişiliğimizde önce kendimizi kandırmamız değil midir ? Yaşadığımız bir ilişkide karşımızdakini aldatıyorsak eğer, aslında ilk başta kendimizi aldatmıyormuyuz ?

Aynanın karşısına geçipte kendimizi ile özgözlemleme yapmaktan kaçınan bizler, yaşadığımız ilişki yani iletişim süreçlerinde de aslında önce kendi iç iletişimimizde kendimizi aldatıyoruz. Çünkü kendimizi kendimize itiraf etmekten korkuyoruz ! Kendimize karşı dürüst olamamamızın en büyük nedeni ise belkide kendimizi tanıyamamak ve kendimizi bilememek değil midir ? Kendini tanıyamayan bir birey olduğumuzda, kendini aldatan yani işin kolayına kaçan bir birey oluyoruz ve bu aldatış sürecimiz iletişimlerimize de yansıyor.

Sonuçta ne oluyor ? Kendini tanıyamayan ve kendini aldatan biryelerden oluşan toplum (toplum kavramı ile en küçük toplum birimi olan aile, arkadaş veya profesyonel yaşamda aynı ortamı paylaşan kişiler örneklenmeye çalışılmıştır), birbini tanımayan bir toplum haline geliyor ve gerçek iletişim süreçleri ne yazıkki kurulamıyor.

Etkili bir ilişkinin anahtarı ise gerçek ve açık bir iletişim süreci. İşte bu açık, dürüst ve gerçek iletişim sürecini oluşturabilmek için ise, önce kişinin kendi içerisinde dürüst olması gereklidir.

Kısaca aldatma, aslında birinin bir başkasını, fiziksel, davranışsal, düşünsel olarak aldatmasından çok daha derinde olan yani “kişinin kendini aldatması” anlamına gelir.

Severiz kendimizden kaçmayı. Sonra ne olur ? Daha önceki yazılarımda yazdığım gibi sümenaltı yaşamlar, pes edişler, vazgeçişler, mutsuz ve huzursuz bir yaşam tarzı. Acaba yüzde kaçlık bir grubumuz gerçek ve dürüst iletişimler, ilişkiler yaşıyor ki ? Hangimiz karşımızdakini ve dolayısı ile kendimizi aldatmadan dürüstçe yaşıyoruz ki ?

Kimi kandırıyoruz biz kendimizden daha öte... Kendimizi kandırarak yaşadığımız ilişkiler, onurlu, değerli ve duyarlı ilişkiler mi ? Gerçek ilişkiler mi ? Biz gerçekmiyiz ? Gerçekçimiyiz ? Hayatımızı, ilişkilerimizi gurur ile bütünleştirerek yaşıyabiliyormuyuz ? Belkide en önemlisi nasıl yaşamak ve nasıl ilişkiler kurmak istediğimizi biliyormuyuz ? Kendimizi biliyormuyuz ?

Nedir bizi kendimizden kaçıran, kendimizi aldatmamıza neden olan şey ? Bunu biliyormuyuz ? Net bir cevabını belki bende veremem. Ama kendi açımdan değerlendirdiğimde, hayatımızdaki ideal ve hedeflerimize ulaşmamız, kişisel bir vizyon oluşturmamız ve bu vizyona bağlı misyonumuzu bilmek ile bağlayabilirim belki. Hayattan ne istediğimizi biliyormuyuz ? Değerli hedef ve ideallerimiz var mı ? Kişisel bir vizyonumuz, yani 5-10 yıl sonra kendimizi nerede görmek istediğimize dair bir bakış açımız varmı ? Belki de en önemlisi, neyi neden istediğimizi ve bu isteğimize ulaşmanın bedelinin ne olduğunu biliyormuyuz ? Bedelinin önceden ödemeye hazır mıyız ? İstediğimizi elde edebilmenin bir bedeli var. Ne isterseniz isteyin, kariyer yapmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak... Ama hepsinin peşinen ödenmesi gereken bedeli var. Bu bedeli bilmiyorsak, kendimizin bu bedeli ödemeye hazır olup olmadığını bilmiyorsak işte istediğimizi elde etme yolundaki kişisel aldatış burada başlıyor. Sonra gerek işimizde, gerek ilişkimizde kendimizi ve karşımıdakini aldatmaya başlıyoruz.

Sonuç... İstediğimizi ancak sahte ve yıkıcı duyguların eşliğinde elde ediyor ve yıpratıcı hayat olgusunu kendimize bir yaşam tarzı edinerek hayatın müzmin baş ağrılarını kronik bir şekilde çekmeye devam ediyoruz.

Biz biz olalım, ne istediğimizi ve istediğimizi elde etmenin bedelinin ne olduğunu bilip, bu bedeli ödemeye hazır olduğumuzda yola çıkalım. Yoksa, o bedelden yani kendinden kaçış, kendini aldatış ve yaşanan aldatışmış hayat bizim hayali kurgumuz haline gelir.

Başkasını aldatmamayı değil, kendimizi aldatmamaya odaklanalım... O zaman yaşamı gerçek anlamda yaşamaya başlarız.

 

Sevgiyle, Sevecenlikle kalın...

 

Kağan ÜNVER

23 Nisan 2008

 

GERİ DÖNÜŞ