GERİ DÖNÜŞ

Duygu Pusulası

 

“Duygularınızı kontrol edememek küreksiz bir kayıkla gitmeye benzer, karşınıza çıkacak ilk kayaya çarpıp parçalanmaya mahkumsunuz”

 

Mahatma Gandi söylemiş bu sözü, ben değil. Ancak benim için hayatımın önemli taşlarından bir tanesi olmuştu.

 

Duygular nedir ? Bir benlik resmi mi ? Yoksa kişiliğin yansıması mı ? Tanımı önemli mi ? Bence değil. Önemli olan bir şey varki, duygular vardır, duygular bize özgüdür ve hep varolacaktır.

 

Peki nedir duygularımızı şekillendiren ? Hep çevremizde olup bitenler mi ? Başkalarının bize davranışları mı ? Trafik yoğunluğumu ? Yağmur yağması mı ? Yoksa farklı bir açıdan bakarsak eğer, aslında duygularımızın kontrolü bizde mi ?

 

Kimiz biz ? uzun yıllardır insanoğluna verilmeye çalışılan “kendini tanı” mesajı neyi içeriyor ? Felsefede de, mistik öğretilerde de anlatılmaya çalışılan kendini tanımak ne demek ? Kendini bilmek belkide eski mısır öğretilerinde geçtiği gibi :

 

“Bu anlatılamaz ve öğretilemez... Her insan, gerçeğin kendisi olabilmeyi, kendini bilmeyi, yaşayarak ve kendi kendine öğrenecektir.”

 

Olarakta açıklanabilir.

 

O halde dönelim biraz kendimize. Kendini tanımak demek aynanın karşısına geçipte kendini görmek mi demek ? Biz ne görüyoruz aynanın karşısına geçtiğimizde acaba ? Eminim herkesin kendi açısından verecek çok cevabı vardır. O halde duygularımızı kontrol etmenin mutlaka kendimizi tanıma ile ilşkisi vardır.

 

Önemli olan kişinin kedisine verdiği değer olarak tanımlana öz değeridir. Kendimizi iyi hissetmenin yani olumlu yada olumsuz duygular beslemenin önemli etkenleri öz değer ve kişinin kendisini nasıl gördüğüdür. Motivasyonun ise duyguların bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum.

 

Zaman zaman kendimizi iyi hissedebilmek adına düşüncelerimi paylaştığımda kendi kendime de soruyorum. Bu kadar olumlu yönde paylaşımlarda bulunduğum için acaba çoğunluk beni çok dertsiz, tasasız yada umursamaz bir kişi olarak mı düşünüyor  acaba diye. Oysa ki toplumda yaşayan herkesin herkesimin mutlaka mutlulukları gibi sorunları da var. Bu doğru. Ancak zaman zaman sorunlara odaklandığımız için belkide çözümleri göremiyor olabiliriz. Yani herhangi bir anda ağaçlara odaklanıp büyük resmi yani ormanı gözden kaçırıyor olabiliriz.

 

Karşımıza çıkan olaylar karşısında ani tepkiler veriyoruz genelde. Olumsuz duyguları sabırsızlığımız ve tepkiselliğimiz körüklüyor. Duygularımızı belirli süzgeçlerden geçirip davranışa dönüştürmüyoruz. Direkt olarak tepkimizi açığa vuruyoruz. Elbette bu tepki olumsuz tepki oluyor. O halde karşımıza çıkan herhangi bir olay karşısında bir tavır veya davranış sergilemeden önce acaba zihnimizde hayali süzgeçlerden geçirerek davranış belirlesek, yani tepkisel olmak yerine etkise olma sonucuna odaklansak sorunu daha oluşmadan çözmüş olabilirmiyiz ? Peki bu süzgeçler neler olabilir ? En başta hangi değerleri ve neleri temsil ettiğimiz, sonrasında yukarıda da bahsettiğimiz gibi kendimize verdiğimiz değer, kendi algılarımız, aynanın karşısında ne gördüğümüz, zihin haritalarımız ve özgüvenimiz. İşte bu neden ile kendimizi biraz olsun aynanın karşısında elbette derinlemesine inceleyebilirsek belki olumsuz duygular yerine olumlu duyguları çağırabiliriz.

 

Russell Crowe’un başrolde oynadığı “Master and Commander” adlı filmde bir replik vardır :

 

“Kim çağırırsa şeytan ona gelir”... size eski bir sözü anımsatıyormu ?

“Korktuğun başına gelir”... zihnimide yarattığımız olumsuz düşünceler aslında adeta birer davetiye gibi davranır ve o hayalimizde canlandırdığımzı olumsuzlukları bize bir mıknatıs gibi çeker zaman zaman. O halde çağırmayalım şeytanları. Zihnimizde şekillendirmeyelim olumsuzlukları.

 

Hayat bazen elbette karşımıza çıkarıyor bazı olumsuzlukları. Ancak, o olumsuzluk dalgasınının gemimizi yutmasına izin vermemeliyiz. Uzun lafın kısası, bazen dalgalar üst üste gelir, darbe üzerine darbe alır geminin gövdesi. Ama geminin omurgası sağlamsa, üst üste bir dayak gibi yediği dalgalar çatırtı kopartmaktan öteye gitmez. O halde bizimde omurgamız sağlam olmalı. Yani kendimize değer vermeli kendimizi güçlendirmeliyiz. Her geçen gün yeni bir şeyler öğrenmeli ve yeniliklere yelken açmalıyız.

 

Uzun yıllar yelken sporu ile uğraştım. Bir gün açıkdenize çıkarken, eski bir denizci ağabeyim demiştiki “asla denizde biliyorum deme, her denize açılış yeni bir maceranın başlangıcıdır”... bu kulağıma küpe olmuştu. İşte, hayatın her aşaması da yeni bir denize açılış, her açılışta dalgalar da akıntılarda olacak. O halde biz daima güçlendirmeliyiz kendi değerimizi. Başka türlü ayakta kalma şansımız yok.

 

Unutmayalım ki, bir limandan diğer limana giderken, kimse denizde karşınıza çıkan fırtınalarla, azagın dalgalar veya ters akıntılarla ilgilenmez, hayat sadece gemiyi limana getirip getirmediğin ile ilgilenir.

 

Nasılmı güçleneceğiz ? Yapamadıklarımıza değil, bugüne kadar ki yaptıklarımıza odaklanarak, küçük başarılarımıza, hayat mücadelelerimize odaklanarak, geçmişteki olumsuzluklara takılmak yerine onlardan ders alarak geleceği daha farklı bir şekilde yaşamak için bazı değişimlere bugünden başlayarak, yarına umutla bakarak. Şeytanı çağırmayarak. Her sonun aslında yeni bir başlangıç olduğuna inanarak. Büyük resmi görmeye çalışarak. Çevremizdeki çamur birikintilerinin yanında bulutların arasından sızan güneşi görerek, başkalarını veya talihsiz kaderi suçlamak yerine birazda yanıtları kendi içimizde arayarak. Kendi sorumluluğumuzu kendimiz alarak.

 

Aynanın karşısına sadece saçımızı taramak için keçmeyerek, yeri geldiğinde kendimizi ile yüzleşebilme hoşgörü ve cesaretine sahip “olgun” bir birey olarak.

 

Günden güne sertleşen rüzgar ve artan dalgalarda tek dayanma yolu, omurganın güçlü olması...

 

Sevgiyle, Sevecenlikle kalın...

 

Kağan ÜNVER

20 Şubat 2008

 

GERİ DÖNÜŞ